Medya ve Din (Ağustos 2015)


İyiye yöneltme, güzeli anlatma ve doğruyu yayma imkânı olarak medya, insanlık için büyük bir fırsat ve güçlü bir araçtır. Bugün yazılı, işitsel ve görsel medyanın hepimiz için önemi aşikârdır. İnsanın, etrafında olup bitenler hakkında bilgi sahibi olma ihtiyacı fıtridir ve medya, elimizin, gözümüzün, kulağımızın erişemediği noktalardan bilgi aktarmakla bu ihtiyacı karşılamaya taliptir. Bize ulaşan haberin, aktarılan bilginin, söylenen sözün doğru ve güvenilir olmasını isteriz. Aynı şekilde bilginin doğru kaynaktan ve doğru araçlarla bize ulaştırılmasını bekleriz.

Sahih bilgiye erişmek, bir arzu ve ihtiyaçtan öte, dinimizin de emridir. “Ey iman edenler! Güvenilir olmayan birisi size bir haber getirdiği zaman onu araştırınız, araştırmadan almayınız. Aksi takdirde, cahilce ve bilgisizce nice toplumlara kötülükler yaparsınız ve sonunda pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6.) ayeti bilgiyi süzerek kabullenme gereğine işaret eder. “Hakkında bilgin olmayan konuların peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi sorumludur.” (İsra, 17/36.) ayet-i kerimesi de bir haberin doğruluğunun her fırsatta sorgulanmasını, temel bir ilke olarak takdim eder.

Medyada asıl olan, doğru haber ve doğru bilgilendirmedir. Bilgilendirme faaliyeti, insanlar arasındaki ilişkilerin üzerine yaslandığı ahlaki ve nesnel ölçütlerden bağımsız olarak işletilemez. Hele hele medyanın, insanlığımızı bozmak, bizi fıtratımızdan uzaklaştırmak ve toplumsal birlik, beraberlik ve kardeşlik çabamızı zedelemek gibi bir görevi asla olamaz. Medyanın bize sunduğu bilginin, “manşet” adıyla yanıltıcı bir retorik içinde şekillenmiş yahut “sürmanşet” adı altında manipülatif bir çabayla üretilmiş olması kabul edilemez. Aksine bilgi her durumda değerlendirmeye ve müzakereye açık olmalı, eleştiri ve itiraz kabul etmelidir.

Modern zamanların en önemli sorunlarından biri hiç şüphesiz medya-din ilişkisidir. Dünya ölçeğinde konuya baktığımızda medya-din ilişkisinin içler acısı olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemiz bağlamında ele aldığımızda ise bu ilişkinin rahatsızlık verici, üzücü ve incitici boyutlarda ilerlediğini görmekteyiz. Ülkemizde 31 Mart vakasından bu yana medyada dinin varlığı hep irtica ile eşdeğer bir şekilde işlenmiştir. Dünün Türkiye’sinde irtica söylemi ne ise bugünün dünyasında da İslamofobi odur. Maalesef medyada genellikle din, bir ramazan sayfasına, cuma saatine, mübarek gün ve gecelere ve de takvim yaprağına indirgenmiştir. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu dünyada ise medya-din ilişkisinin sağlıklı bir zemine oturmasını beklemek beyhudedir. Oysa inanmış bir insanın medyadan beklentisi, dini ciddiye alması, din hakkında yanıltmaması, şaşırtmaması, provoke etmemesi, mahremiyete girmemesi, algı oluşturmadan olguları olduğu gibi vermesidir.

Tüketim, hız ve haz çağındayız. Bu çağda en önemli motivasyon kaynağı rekabettir.  Kazanmaya ve pazara egemen olmaya odaklanan zihinler, gayrimeşru yollardan da olsa sonuca ulaşmayı başarı addetmektedir. Bu çağ insani zaafların tetiklendiği ve bu zaaflar üzerine bir sektör oluşturularak insafsız bir pazarın inşa edilmeye çalışıldığı zaman dilimidir. Bu çağda insanlar medyayı da sadece pazarın bir parçası olarak görmekte ve bütün enstrümanlar bu pazarda söz sahibi olmak adına birer araç olarak kullanılmaktadır. Ne yazık ki günümüzde din de bu araçlardan biri hâline getirilebilmektedir. Din ve dinî değerler, reyting ve rekabet uğruna heba edilmekte; kimi zaman hakikati çarpıtarak kimi zaman da dinî duyguları istismar ederek kazanç elde etme yoluna gidilmektedir. Bugün, İslam’ın medyadaki temsili, İslam’dan ve Müslümanlardan bağımsız bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Medya marifetiyle üretilen temsillerin bir cehaletten mi, bir art niyetten mi yoksa özensiz bir ilgiden mi kaynaklandığı konusunda bir karara varmak güçtür. Ancak sonuçta yara alan, mağdur duruma düşen her zaman din ve dinî değerler olmaktadır.

Medyanın her zaman manipülatif yapı ve doğasına karşı eleştirel karşı duruşuyla yeni, güzel ve doğru adımlar atma çabası içinde olanların bile sahada görünmeye başladıkları andan itibaren yaşadıkları durum oldukça trajiktir. Medyatik şiddet, fitne ve şerrin modern söylemlerine alet olmamayı mümkün tek hedef olarak önlerine koyan bu iyi niyetli müteşebbis heveslerin bile sonuçta eleştire geldikleri medya gramerine tabi olmaları sorun üzerinde daha derinlikli çalışmalar yapılmasını elzem kılmıştır.

Geçen yüzyılda vakti saati gelince dinin çekip gideceği beklentisinde olanlar, bütün programlarını onun yokluğu üzerine inşa edenler, hayal kırıklığı yaşadı. Dinin önemi medyada yeterli ölçüde fark edilemedi, hatta din özenle medyadan uzak tutulmaya çalışıldı. Ancak yeni bir yüzyılın başında dinin olmazsa olmaz varlığı, toplum için gerekliliği ve etkin rolü geç de olsa anlaşıldı. Değişen şartlar toplumu bilgilendirme çabası içinde olan medya kurumları için yeni bir düzenlemeyi zorunlu kıldı. Batı’da pek çok medya organizasyonu çalışmalarında din uzmanları, din mütehassısları istihdam etmeyi gerekli görmeye başladı. Ülkemiz söz konusu olduğunda ise, din-medya bağının sağlıklı bir forma girmesi hususunda kayda değer bir gelişmeden söz etmek için bir süre daha bekleyeceğimiz anlaşılmaktadır.

Modernleşme sürecinde medyamızın nerede saf tutmayı tercih ettiği, özellikle üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu coğrafyanın dinamiklerini öğrenme, kavrama, dikkate alma, hesaba katma konusundaki ilgisizlikle nereye kadar gidilebilecektir? Bu coğrafyanın gerçekliğini kuşatan “din” hakkında asgari düzeyde de olsa bilgilenmeye olan ihtiyaç had safhadadır. Medyamız ekonomi, siyaset, emlak ve spor gibi alanlarda uzmanlar bulundurmasına rağmen hâlâ bir din mütehassısı bulundurma ihtiyacı hissetmemektedir. Dinî kavramları bilerek bilmeyerek karıştıranları, hatimle hutbeyi, hutbeyle vaazı, bayramla cumayı, ayetle hadisi birbirine katanları sadece eğlencelik birer figür olarak elbette ele alamayız. Mesele din hakkında, dindarların hoşuna gidecek, onların duygularını okşayacak adımlar atmak da değildir. Asıl mesele, medyamızın dini ciddiye almasıdır. Milletimizin sosyolojisini, antropolojisini, psikolojisini, teolojisini kuşatmış bir hakikat karşısında hemen her birimizin arzu ettiği şey ciddiye alınmak, anlaşılmak için emeğe değer görülmektir. Bugün inanan insanların medyadan en tabi beklentisi, kutsal değerlerin tartışma ve polemik konusu yapılmadığı, dinin alay konusu edilmediği ekranlar ve sayfalardır.

Basın özgürlüğü hepimizin huzur ve felahı için gerekli hatta zorunludur. Ancak üzerinde ısrarla durulan bir özgürlük vurgusundan sadece dinin ve dindarların mağdur olması anlaşılır gibi değildir. Özgürlük herkes için kıymetli bir taleptir ve saygıdeğerdir. Dolayısıyla bugün bir Müslüman’ın kendi canından daha aziz gördüğü dinini, imanını ve ibadetlerini medya vasıtasıyla itibarsızlaştırmak, kabul edilebilecek bir durum değildir. Söz gelimi bugün sinemada işlenen “din adamı” tiplemesinin hiçbir sahici karşılığı yokken bunda ısrarlı olmanın sadece medyanın güvenilirliğine ve itibarına halel getirmekten başka bir işe yaramayacağı da bilinmelidir.

Üzerinde durulması gereken bir başka husus da sosyal medyadır. Günümüzde internet bağlantısıyla dev bir bilgi sepetine ulaşmak, doğru-yanlış fark etmeksizin her türlü düşünceye ve yoruma erişmek mümkündür. Sanal âlemin sunduğu cesaretle insanlar kendilerine dair yerli yersiz her türlü detayı paylaşmakta, bunu yaparken de hiçbir değer ve ölçü tanımamaktadır. Bu durum toplumda çok ciddi ahlaki yaralar açmaktadır. Her an bizi gören ve gözetleyen, yarın hesaba çekecek olan Yüce bir Yaratıcı’nın varlığına dair yeniden bilinçlenmeye, iç kontrol mekanizmalarımızı harekete geçirmeye, vicdan ve ahlak ölçülerini hatırla(t)maya acilen ihtiyacımız vardır. Medya dört koldan, fütursuzca o kadar çok hayatımızın içine girmiş durumdadır ki, artık çocuklarımızı ve yeni nesilleri medya ile buluşturma değil, ondan korumak için önlem alma mecburiyeti vardır.

Son olarak bugün, medya-din ilişkisi bağlamında sormamız ve üzerinde kafa yormamız gereken soru(n)lar şunlardır: İletişim çağı olarak da adlandırılan zamanımızda insanların din ile bağ kurmak için buldukları yeni iletişim yolları nelerdir? İnsanlar bu yeni imkânlarla din ile hayat arasında doğru bir bağ kurabilirler mi? Yanlış din anlayışlarının yoğunlaşmasında, dinin tabiatına muhalif nesebi gayrisahih yorumların artmasında bu iletişim kanallarının rolü nedir? Biz bunlara alternatif daha doğru iletişim imkânları bulamaz mıyız? Peki, biz internet de dâhil mevcut araçları, ortamları, zeminleri kullanarak ve bunlara belki yenilerini katarak sahih mesajı en ücra köşelere kadar nasıl ulaştırabiliriz?

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı