Irkçılık: İslam’ın Reddettiği Zihniyet


Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yaşadığı dönemde, cahiliye toplumunda var olan bir kabileye kayıtsız şartsız itaat düşüncesi ile ahlaki değerleri kuşatmış olan asabiyet anlayışı, aslında ırkçılığın basit bir şeklidir. Asabiyet, soyu ile övünmeyi, soy üstünlüğünü, kabileciliği, başkalarının neseplerine hakareti öngören bir anlayıştır. Modern zamanlarda kabilecilik ve asabiyet düşüncelerinin yerini daha geniş ve ileri boyutta olan ırkçılık zihniyeti almıştır. Temelinde insanları, iradeleri dışında sahip oldukları özelliklerinden dolayı kınamak, ayıplamak, aşağılamak ya da aksine yüceltmek, kendisi gibi olmayanları ya da kendisine benzemeyenleri ötekileştirme düşüncesinin yattığı ırkçılık, tarih boyunca çeşitlenmiş, insanların huzurunu, birlik ve beraberliğini bozan, parçalanma ve bölünmelere, zulüm ve sömürüye neden olan bir hastalık halini almıştır.

Irkçılık davası, başka ırkın da aynı davayı gütmesine yol açmakta ve neticede önü alınamayan çatışmalar kaçınılmaz hâle gelmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda ırkçılık davası insanlığa çok ağır bedeller ödetmiş, milyonlarca insan bu dava uğruna hayatını kaybetmiştir. Bugün insanlığın küresel ya da bölgesel ölçekte yaşadığı ötekileştirme, ayrımcılık, asimilasyon, izolasyon, entegrasyon, İslamofobi, cinsiyetçilik, mezhepçilik, meşrepçilik, cemaatçilik, hizipçilik, ideolojik ayrımcılık gibi pek çok sorunun ırkçılık anlayışı ile yakın ilgisi bulunmaktadır.

Din-i mübin-i İslam, geldiği günden itibaren bütün insanları Hz. Âdem’in çocukları olmakla eşitlemiş; insanlar arasındaki soy, sop, dil, ırk ve renge dayalı her türlü ayrımcılığı kaldırmış; hür ile köleyi, zengin ile fakiri, siyah ile beyazı, kadın ile erkeği, işçi ile işvereni, yöneten ile yönetileni insan olmak bakımından eşit ve kardeş kabul etmiştir. Kur’an-ı Kerim’e göre insanların dillerinin ve renklerinin farklı farklı olması Kur’an ayetleri gibi Allah’ın ayetlerindendir. (Rum, 30/22.) İnsanların bir erkekle bir dişiden yaratılması, kavimlere ve kabilelere ayrılması mahza tearüf, yani karşılıklı tanışıp bilişme içindir. (Hucurat, 49/13.) Hiç kimsenin kimseye herhangi bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ırk, dil, ten rengi ve coğrafyada değil, her an Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımada ve insanı insan yapan evrensel ahlaki erdemlere bağlılıktadır. Yani takvadadır. Takvanın ölçüsü de insanların elinde değildir. İslam Peygamberi (s.a.s.) bu gerçeği, insanlık tarihine altın harflerle yazılan Veda Hutbesi’nde, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” (İbn Hanbel, V, 411.) sözleriyle dile getirmiştir.

İslam, ırkçılık anlayışını bütün çeşit ve unsurlarıyla reddederek insanın insana, bir ırkın başka bir ırka, bir grubun veya topluluğun başka bir grup veya topluluğa, bireyin topluma, toplumun bireye tahakküm etmesini ortadan kaldırmıştır. Irkçılığı, cahiliye zihniyeti olarak değerlendiren Rasul-i Ekrem (s.a.s.) bir hadislerinde, “Irkçılık, zalim de olsa kendi kavmine arka çıkmandır.” (Ebu Davud, Edeb, 111-112.) şeklinde tanımlamış; bir başka sözlerinde ırkçılık duygularıyla hareket ederek İslam cemaatinden ayrılan, asabiyet duygusuyla öfkelenen, bu uğurda savaşan, insanları böyle bir davaya çağıran ve bu davayı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin bu ölümünü, “cahiliye ölümü” (Müslim, İmare 57.) olarak nitelendirmiş; bir başka sözlerinde de“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen bizden değildir.” (Ebu Davud, Edeb, 111-112.) buyurmuştur.

Sonuç olarak kıyamet günü insanlar etnik kökenlerinden, ırklarından veya kabilelerinden değil, iman ve amellerinden hesaba çekileceklerdir. Bedenlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine bakılacaktır. (Müslim, Birr ve Sıla, 34.) İnsanlar Allah’ın huzuruna geldiklerinde herkes kendi ameliyle baş başa kalacak, o vakit soy sopun hiçbir önemi olmayacaktır. “Sûr’a üfürüldüğü zaman (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.” (Mü’minun, 23/101.)

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı