Şiddet Karşısında İslam (Ocak 2015)


“Barış ve esenlik” anlamına gelen “İslam” ile zulüm ve nefret yüklü bir kelime olan “şiddet”in bir araya getirilmesi kolay anlaşılır bir durum değildir. Aslında bu iki kelime, modern dönemlerde görülen algı yönetimlerinin etkisiyle birlikte telaffuz edilir hâle gelmiştir. Yerli ve yabancı kimi medya organlarınca önyargılı biçimde ve her fırsatta İslam’ın şiddetle özdeşleştirilmesi, şiddete kaynaklık eden hatta şiddeti teşvik eden bir din olarak sunulması, İslam’a dair yeterince bilgi sahibi olmayan kimselerin yanıltılmasına ve insanlığın İslam’a olan teveccühünü durdurmaya yönelik hareketlerdir.

“Güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine sebep olan bireysel veya toplu hareketlerin tümü” şeklinde tanımlanan şiddet, insanlık tarihi kadar eskiye dayanan bir gerçektir. Hz. Âdem’in oğullarından Kâbil’in kıskançlıkla kardeşi Hâbil’i öldürmesi (Maide, 5/27-31.), yeryüzündeki şiddetin ilk örneğidir. Allah ile melekler arasında gerçekleşen diyalogda yeryüzünde yaratılacak olan “halife”nin, “fesat çıkaracak ve kan dökecek biri” (Bakara, 2/30.) olarak nitelenmesi, insan denilen varlığın şiddete yakın ve yatkın olduğunu gösterir. Bu niteleme, şiddetin insanın doğasında var olan bir dürtü ya da fıtri bir özellik mi yoksa sonradan kazanılan bir alışkanlık ve tercih mi olduğu tartışmasını da beraberinde getirmiştir.

Şiddet insanla yaşıt bir olgu olsa da, tarih boyunca zaman ve mekân tanımadan birçok insanın hayatını karartsa da, günümüzün en önemli ve öncelikli sorunu olması hasebiyle dikkatleri daha fazla üzerine çekmektedir. Fiziksel, psikolojik, sosyolojik, siyasal, kültürel, ekonomik, sözel, cinsel birçok şiddet türü ile karşı karşıya olan insanlık, ısrarlı mücadelelere rağmen maalesef şiddetten arınmış bir dünyaya kavuşamamıştır. Aile içi şiddet, kadına karşı şiddet, çocuğa ve yaşlıya yönelik şiddet, hayvanları hatta tabiatı hedef alan şiddet, töreye dayalı şiddet, terör ve anarşi biçimli şiddet, eğitimde, sporda, siyasette, medyada, trafikte şiddet gibi bir dizi ezici problem, din, kültür ve miller farkı gözetmeksizin bütün insanları tehdit etmeye devam etmektedir. Şiddetin bireysel, toplumsal hatta devlet boyutunda ortaya çıkan görünümleri de burada hatırlanmalıdır. Kısacası iki birey arasındaki kavgadan, iki topluluk arasındaki çatışmaya ve iki devlet arasındaki savaşa varıncaya dek büyük bir şiddet sarmalı yeryüzünü acıya, öfkeye ve nefrete boğmaktadır.

Şiddet söz konusu olduğunda üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da, dinlerin şiddetle ilişkisi yahut ilişkilendirilmesi meselesidir. İlkel veya semavi dinlerde şiddet içeren unsurlar var mıdır? Diğer bir ifade ile herhangi bir din, şiddeti onaylamakta mıdır? Dinin temel öğretilerinde, ibadetlerinde veya uygulamalarında şiddete dayanak teşkil edecek referanslar var mıdır? İlkel dinler bir tarafa bırakılırsa, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın kutsal kitaplarında şiddet ne şekilde ele alınmaktadır? Tam bu noktada sorulması gereken soru, bu dinlerin yaşadığı coğrafyalarda karşılaşılan çeşitli şiddet olayları, dinlerden mi kaynaklanmaktadır yoksa o dinlerin müntesiplerinden mi? Günümüzde canlı örneklerini sıkça gördüğümüz şiddet olaylarının bazılarında iç ve dış güçlerin plan, proje ve provokasyonları var mıdır?

Bu çerçevede daha açık bir biçimde soracak olursak, İslam coğrafyasında görülen ve dinî argümanlarla beslenmeye çalışılan şiddet olaylarının kaynağı bizatihi İslam olabilir mi? Şiddet kapsamında ele alınan hususlarda dinî referansların rolü nedir? Söz gelimi bazı ayet ve rivayetler, farklı boyutlarıyla şiddet olaylarına dayanak oluşturur mu? Söz konusu dinî metinlerin anlaşılmasında ve yorumlanmasında gerekli ve yeterli metodolojik okumalar yapılmış mıdır? Bağlamından kopartma, parçacı ve literal bir yaklaşım sergileme, önyargılı değerlendirmeler yapma gibi yöntemsel yanlışlıklar şiddete davetiye çıkarıyor olabilir mi? İlgili nasslar, geçmişte nasıl anlaşılmıştır, günümüzde ne şekilde yorumlanmaktadır?

Din-şiddet ilişkisi konusunda düşünmek üzere daha birçok soru sıralanabilir. Doğrusu herhangi bir hususun şiddet sayılıp sayılmayacağı bile, dinî ve kültürel perspektifleri farklı insanlarca tartışmaya açık bir alandır. Mesela bir dinin değer yüklü ritüeli olan kurban, o dinin mensuplarınca başlı başına bir ibadet yahut dinî bir ödev iken, bir başka dinin mensupları tarafından tam bir “şiddet” olarak algılanabilmektedir. Dolayısıyla şiddetin neliğini tespit ederken dinî ve sosyo-kültürel telakkilerin rolü unutulmamalıdır.

Dinler ile şiddet arasındaki durum, kültür ile şiddet arasındaki ilişki için de geçerlidir. Kültür, şiddeti ne denli tetiklemekte veya tam tersine ne ölçüde teskin etmekte hatta önlemektedir? Şiddeti besleyen kültürel unsurlarla nasıl mücadele edilmelidir? Özellikle gençler arasında şiddet kültürü yerine barış kültürü nasıl tesis edilebilir? Bunu gerçekleştirebilmek için gerekli olan dinî ve sosyokültürel kodlar nelerdir?

Günümüzde etkili ve yetkili kesimleri en fazla ilgilendiren ve de endişelendiren konu, şiddetin sebeplerini ve sonuçlarını doğru bir şekilde analiz etmek ve mümkün mertebe şiddeti minimize edebilmektir. Bilim, teknoloji, hukuk, eğitim gibi birçok alanda tarihte hiç görülmemiş bir seviye kaydeden insanlık, 21. yüzyılda şiddeti tarihte bırakarak barış içerisinde yaşama imkânına kavuşabilecek midir? Bu noktada başta İslam olmak üzere tüm dinlerin dünya barışına katkısı ne ölçüde söz konusudur?

Kur’ani ilkelerden hareketle belirtmeliyiz ki, masum bir insanın yok edilmesi tüm insanlığın yok edilmesiyle eşdeğerdir. Bir insanın ölümü, insanlığın ölümüdür. Ölümler arasında ayrım yapmak insanlığa yakışmaz; katliamlar arasında ayrım yapmak insani değildir. Şiddet ve terörün seküler temellere dayanmasıyla, sözde dinî temellere dayanması arasında fark gözetmek de doğru değildir. Vahşete dayalı ölümlerin, Şam’da, Bağdat’ta olmasıyla Paris’te olmasının farkı yoktur. Dehşet ve katliamın Karaçi’de, Yemen’de meydana gelmesiyle Berlin’de, Londra’da, Washington’da meydana gelmesinin bir farkı yoktur. Dünya bu ölümlerin hepsine, şiddetin tamamına bir mezhep ve coğrafya ayrımı yapmaksızın aynı tepkiyi vermiyorsa, işte o zaman insanlık tümüyle ölüme mahkûmdur.

Din-şiddet ilişkisi hakkında salt bir savunma değil, aksine metodolojik analizler, insaflı ve tutarlı tahliller yapılmalıdır. Zira bir dini şiddetle özdeşleştirmenin vebali, sadece o dinin mensuplarını değil, bütün dünyanın inanç haritasını derinden etkileyecek kadar büyüktür. İslam’ın şiddet dini olduğu iddiasının İslamofobi gibi tarihe geçecek bir korku ve nefret hali doğurması, yalnızca Müslümanları değil bütün insanlığı bunalıma sürüklemiştir. Unutulmamalıdır ki, şiddet şiddetle ortadan kalkmaz; kan kanla temizlenmez. Dünyanın güvenliği inançlar üzerinde baskıyla sağlanamaz. İslam’ın şiddet dini değil, bir barış dini olduğunu ortaya koymaya çalışanların emekleri elbette boşa gitmeyecek ve bu yolda atılan her adım, dünya barışına katkı sağlayacaktır.

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı