Mülteciler: Yaralı Yürekler (Şubat 2015)


GÖÇ, insan kadar gerçek, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Doğduğu ve büyüdüğü toprakları ardında bırakarak yola çıkan ve kendisine yeni bir yurt arayan insan için göç, iki bilinmezin arasındaki adımların adıdır. Hatıralarını yanına alsa da o hatıraların yaşandığı diyara bundan sonra ne olacağını bilemeyen göçmen, gelecekte kendisini neyin beklediğini de bilemez. Ama yüreğindeki umuda, inanca ve cesarete dayanarak yola çıkar. Kimi zaman açlık, işsizlik, yoksulluk onu göçe zorlarken, kimi zaman inancını yaşayabilmek, daha iyi bir eğitim alabilmek, can güvenliğini sağlamak, iffetini ve onurunu kurtarmak için göç eder. Manevi kaygılarla buluştuğunda göçün adı “hicret” olur ve peygamberlerin sünneti olan hicret, Rasul-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye yaptığı zorlu yolculukla birlikte anlamının zirvesine ulaşır.

Dünyanın farklı coğrafyalarında kesintisiz devam eden göç, ülkemizin de yabancı olmadığı bir vakıadır. Kıtalar arası geçişin vazgeçilmez yolları vatanımıza uğrarken, farklı din, dil ve ırka mensup sayısız insan Anadolu’ya göçmen ya da mülteci olarak gelmiştir. Yurdumuz, Orta Asya’dan akın akın gelen Türk boylarından, 15. yüzyılda İspanya’dan sürülen Yahudilere; İran-Irak savaşı, Filistin işgali, Afganistan ve Çeçenistan savaşları gibi insanlık dramlarıyla evlerini terk eden dindaşlarımızdan, Balkanlarda Rus rejiminin dayatmalarından kaçarak yurdumuza sığınan soydaşlarımıza kadar birçok mülteciye sığınak olmuştur.

Bugün de İslam dünyasının içinden geçtiği ağır ve vahim süreç hepimizi derin bir üzüntüye boğarken, Müslüman toplumlardaki iç çekişmeler giderek şiddet ve çatışmaya dönüşmekte, sayısız insan göçe zorlanmaktadır. Maalesef, düne kadar her biri selam ve eman yurdu olan İslam şehirleri bugün kaosla, çatışmayla ve ölümle anılır olmuştur. İslam ülkelerinde yaşanan adam öldürmeler, intihar saldırıları, masumları kaçırmalar, camileri bombalamalar, kutsal mekânları tahrip etmeler, sivillere saldırılar ve milyonları yerlerinden yurtlarından etmeler, hem dünyanın dengelerini alt üst etmekte hem de İslam algısını tahrip ederek tüm dünyadaki Müslümanların başlarını öne eğdirmektedir. Bir yanda masum nice Müslüman mülteci sıfatıyla acı dolu bir hayatı göğüslemeye çalışmakta, diğer yanda ise İslamofobi kıskacında kalan bir grup Müslüman eleştiri yağmuru altında nefes almaya uğraşmaktadır. Her iki hâlde de Müslümanlar korku, dışlanma, ötekileştirme ve şiddet ile karşı karşıyadır. Her geçen gün daha da tahripkâr hâle gelen bu durum karşısında sessiz çoğunluğun vicdanı yaralanmakta, yürekler bu acıyı taşıyamaz hâle gelmektedir.

Son iki yılda ülkemiz tam anlamıyla hicret yurduna dönmüş, Suriye’den ülkemize birçok ilimizin nüfusundan fazla hatta bazı ülkelerin nüfusunu da aşacak şekilde iki milyona yakın mülteci sığınmıştır. Biz bu kardeşlerimizle yıllar yılı aynı tarihi, kültürü, coğrafyayı ve değerleri paylaştık. Geçmişten bugüne aynı medeniyet havzasında birlikte var olmuş kardeş topluluklar olarak silinmez hatıralar biriktirdik. Biz Suriye ile sadece kardeş değil, aynı zamanda komşu ve akraba olarak beraber sevindik, beraber üzüldük, beraber güldük, beraber ağladık. Aynı atmosferi soluyup bu coğrafyayı birlikte imar ettik.

Şimdi Cenab-ı Hakk’ın “Müminler, ancak kardeştirler.” ayetiyle bizlere kardeş ilan ettiği bu muhacirleri bağrımıza basma zamanıdır. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) hicret ettiği vakit ensar ona ve diğer Mekkeli muhacirlere nasıl kucak açtıysa, bizim de yurdumuzda ensar-muhacir kardeşliğini yeniden yaşatmamızın vaktidir. En az maddi yardımlar kadar manevi desteğe de ihtiyacı olan bu kardeşlerimiz için sadece yiyecek, giyecek, yakacak temin etmekle kalmayıp yüreğimizi açmanın, sevgimizi paylaşmanın, onlara güveni ve merhameti tattırmanın vaktidir. Bu toprakların fedakâr, cömert, alicenap insanları olarak, üzerimize düşeni yerine getirme vaktidir.

İnanan insanlar olarak mültecilerin ülkemizdeki varlıklarını yük şeklinde görme lüksüne asla sahip değiliz. Allah hiçbir kimseye, hiçbir millete böyle ağır bir imtihan yaşatmasın. Onlar başlarına gelen sıkıntılardan dolayı zorunlu olarak kardeş ülkelere sığındılar. Belki canlarını kurtardılar, bedenleri için birer sığınak buldular ama ruhlarının aldığı yarayı tedavi edebilmeleri ancak bizim yardımımızla mümkün olacaktır. Savaşa maruz kalan insanlar arasında ne tür yaralı bilinçlerin ortaya çıkacağını, nasıl bölünmüş kimliklerin oluşacağını ve bu zedelenmelerin yarının toplumlarını ne şekilde etkileyeceğini düşünmek hem bilim adamlarının hem de bizlerin düşünmesi gereken ciddi bir meseledir. Yetim ve öksüz kalan, eğitimsiz yetişen çocuklar, dilenerek hayatta kalmaya çalışan kadınlar, küçük yaşta evliliğe mecbur bırakılan kızlar, iş bulamayan başıboş delikanlılar, yarınlarımızı düşünerek bir defa daha maddi ve manevi destek için seferber olmamızı bekliyor. Uluslararası kuruluşların ve devletin mültecilere insanca yaşama ortamı sağlaması elzemdir. Ancak devlet her imkânı sunsa da bizler toplum olarak desteklemedikçe, empati kurmadıkça, dert edinmedikçe, şefkatli ellerimizle yetim ve mazlumun başını okşamadıkça, bu insanlık sorunu ortadan kalkmaz.

Mülteci kardeşlerimize yardımda birlik olmalıyız. Birkaç dakikalık haber sahneleri ekrandan evlerimize yansıdığı vakit dilimizden dökülen ahlarla, yarım ağız “Allah yardımcıları olsun” deyip sonrasında hâllerine bigâne kalmalarla kardeşlerimize karşı sorumluluklarımızı yerine getirmiş olamayız. Kardeşlik ahlakımızı ve hukukumuzu bir daha hatırlayalım. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” buyuran, “Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, müminlerin tek bir vücut gibi olduklarını görürsün! (Bu vücudun) bir uzvu hastalandığında, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ıstırabına ortak olurlar.” diyen Peygamberimizi (s.a.s.) dinleyelim. Aynaya bakma cesareti göstererek soralım: Mülteci komşuma el uzatabildim mi? Mümin kardeşimin derdine derman olabildim mi? Unutmayalım ki, bizim Müslümanlığımız ve dindarlığımız da bu elim hadiselerle imtihan edilmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı