Gösteriş ve Reklam Kültürü


İnsanoğlunun, eşyanın hakikatini anlama serüveni insanlıkla yaşıttır. Hz. Âdem’den beri insanlık eşyayı göründüğü gibi değil, olduğu gibi anlama çabası içinde olmuştur. Başlangıçta bu çaba eşyanın gerçek isimlerini bilmekle sınırlı görülmüş olsa da, zamanla konunun başka boyutları önemsenmiş ve nihayet gerçek mahiyeti anlamanın imkânı bile tartışılır olmuştur. Çünkü insanın her zaman bir gözlemci, bir algılayan olarak var olduğu ve kendisini kendinden soyutlamayacağı iddia edilmiştir. İnsanın öznelliğini merkeze alan görüş iki yöne evrilmiştir.

Birincisi, öznellik üzerinden bir dünya algısı inşa etmiş, böylelikle peşinen her şeyin ancak görüntüsü ile muhatap olabileceğimiz kabul edilmiştir. Eşyanın mahiyetine inme çabasından vaz geçilip onun görünme biçimleri üzerine yoğunlaşılmıştır. Gerçi hiçbir zaman mahiyeti irdeleyen çabalar eksik olmamıştır. Yine de çoğunluğun, mahiyetin erişilemez olduğu fikri üzerinde yoğunlaşmış olduğu söylenebilir.
İkinci bir yaklaşım ise daha az yaygın olmakla birlikte belki de daha dikkate değerdir. Buna göre de her şeyin bir görüntüsü bir de aslı vardır ve belki de asıl her zaman görüntü perdesi arkasında saklı kalacaktır. Fakat insan eşyanın aslına ulaşamazsa bile kendi aslına ulaşabilir konumdadır. Dolayısıyla burada insanın kendi aslına dönük bir çaba ve sorumluluğundan bahsetmek gerekir ki bu ahlaki bir sorumluluktur. İnsan kendi görüntüsünün aslıyla özdeşliğini sağlayabilir. Bu ahlaki sorumluluğu Hz. Mevlana ünlü özdeyişinde özetlemiştir: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

İnsanın kendine sadık olması, dünyaya gerçek mahiyet katan bir eylemdir. Her şeyin görüntüde takılıp kaldığı bir ortamda bizzat insan öz, asıl, zat olabilmektedir. Dahası konu bununla da sınırlı kalmamaktadır. İnsan kendi üretimlerinde de bu sadakati koruyabilir. Ürettiğiniz eşya, nesne, fikir, eser aslına sadıksa, yani olduğu gibi görünüyorsa, siz görüntü ile asıl arasındaki boşluğu bir kez daha doldurmuş olur ve dünyaya bir sadakat daha sunmuş olursunuz. Yani yaptığınız binalar göründüğü kadar sağlamsa, ürettiğiniz meyveler göründükleri kadar sağlıklı ve tatlıysa, diktiğiniz gömlekler göründükleri kadar dayanıklıysa, yazdığınız kitaplar göründükleri kadar sahihse, işte o zaman siz eşyanın mahiyetine ulaşmışsınızdır. Zira belki de sandığımızın aksine eşyanın mahiyetine ulaşmak bir gözlem ve araştırma değil, bir eylem ve üretim işidir.

Ne yazık ki bugün bu ikinci görüş fazlaca yaygın değildir. Aksine günümüzde asıl, önemini yitirmekte ve görüntüye ağırlık verilmektedir. Bütün bir reklam sektörü eşyayı olduğundan daha farklı, daha iyi, daha elzem göstermek üzerine kuruludur. Bir ismin marka olması en az ürettiği ürün kadar, ürettiği reklamla da ilintilidir. Hatta reklamla, yani görüntüyle çok daha fazla ilgilidir. Vitrinde ve reklam filmlerinde bedenlere olağanüstü şık duran kıyafetler evinize geldiğinde size aynı şıklığı sağlamıyor, çünkü o bedenler gerçekte yoktur, onlar sadece görüntüdür.

Fakat sadece reklam sektörüne yüklenmek de doğru bir tavır değildir. Her şeyden önce dönüp kendi hayatımıza bakalım ve ne kadar olduğumuz gibiyiz bir soralım. Kendimizi anlatırken aslında ne kadar kendimizi olduğumuzdan farklı gösteriyoruz, daha doğrusu ne kadar kendimizi pazarlıyoruz. Görüntümüz içimizi ne kadar yansıtıyor. İbadetlerimizde ne kadar kendimiziz ve yaptıklarımıza ne kadar riya ve gösteriş karışıyor? Tüm bu soruları şu veya bu şekilde kendimize sormalıyız. Çoğu kez de soruyoruz. Ama asıl acı olan bu sorulara bulduğumuz cevaplardır. Zira çoğu kez yaşadığımız ortamda bizden beklenenin tam da bu gösteriş, kendini pazarlama, kendini olduğundan daha iyi gösterme, şekle sokup sunma olduğunu kavrıyoruz.

Üzülerek ifade edelim ki, birçok yerde görüntümüzün aslımızdan daha değerli olduğunu anlıyoruz. İşte o vakit aslımıza değer verenlerin değerini daha iyi kavramalıyız ve bilmeliyiz ki her zaman aslımıza bakan Allah var. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Rasul-i Ekrem Efendimiz “Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34.) buyurmaktadır.

Öyleyse önce Allah’a karşı, önce ibadetlerimizde sahih olmaya başlayalım ve sonra aslımıza değer verenlere karşı dürüst olalım. Nihayet bunu bir ahlaka dönüştürelim ve olduğumuz gibi görünelim, sahih ürünler üretelim. Çünkü sorumluluğumuz her şeyi aslıyla bilen Allah’a karşıdır.

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı