Çanakkale’nin Anlattığı Savaş Ahlakı (Mart 2015)


İNSANIN en acı tecrübelerinden, insanlığın en ağır imtihan alanlarından birisi savaştır. Rabbimiz yeryüzünde bir halife yaratacağını bildirdiğinde meleklerin, “Biz, seni, şanına yakışmayan her türlü şeyden uzak tutarak övgü ile anıp dururken, sen orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”(Bakara, 2/30.) demesi, belki de insanı savaş ile birlikte anan ilk ifadelerdir. Sonrasında insanlığın ilk ailesinde dökülen kan, yeryüzünde çatışmanın ve savaşın öngörüden öte bir gerçeklik olduğunu göstermiştir.

Dünyanın şahit olduğu bu ilk çatışma tablosunda, hak ile batıl arasındaki mücadelenin de sürüp gideceğine dair işaretler vardır. Nitekim Hz. Âdem’in bir oğlu, “Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” diyerek erdemi kuşanırken, diğeri katil olmuş (Maide, 5/28-30.) ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ifadesiyle kıyamete kadar aynı suçu işleyen herkesin günahına ortak olmayı hak etmiştir. (Buhari, Ehadisü’l-Enbiya, 1.) Şu hâlde savaş, beraberinde taşıdığı bütün acılara, zulümlere, sıkıntılara rağmen var olmuştur ve son güne kadar var olacaktır.

Savaşın dünyanın kaderine işlemiş bir gerçek olması, Yüce Yaratıcı’nın muradına uygun bir çözüm yolu olduğu anlamına gelmemektedir. Bir ismi de “es-Selam” yani “barış ve esenlik kaynağı” olan Rabbimizin insana öğütlediği yol, uzlaşı ve güzellikle anlaşma yoludur. O (c.c.), Kitab-ı Keriminde, “Ey İman edenler! Topluca barışa girin.” (Bakara, 2/208.) buyurur ve insanlığa gönderdiği son dinin ismi de “İslam” yani barış, güvenlik, emniyet ve esenlik dinidir. Bütün varlığıyla bu dine teslim olan Müslüman, barışa adanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükûna kavuşan, sonra da bu huzuru dış dünyasına taşımayı amaç edinen kimse demektir. Hayatı bütünüyle kuşatan bu barış çabasının son durağı ise “daru’s-selam” yani “barış yurdu” olan cennettir.

Kur’an’da “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de buna yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O işitendir, bilendir.” buyrulur. (Enfal, 8/61.) Peygamber Efendimizin öğüdü de bu yöndedir: “Düşmanla karşılaşmayı dilemeyin. Allah’tan afiyet isteyin.” (Buhari, Temenni, 8.) Savaş arzu edilmemesi gereken bir durumdur. Müslüman, Rasul-i Ekrem’in Veda Hutbesi’nde dile getirdiği, “insanların mallarının, canlarının, ırzlarının (şeref ve namuslarının) dokunulmazlığı, her türlü tecavüzden korunmuşluğu” ilkesine riayet etmekle ve daima barıştan yana tavır takınmakla mükelleftir. Onu savaşa zorlayan, ancak söz konusu dokunulmazlıkların ihlal edildiği ve bu ihlale karşı verilen sabırlı, sağduyulu, soğukkanlı tepkilerin işe yaramadığı noktadır. İnsan onuru yerle bir edilmişse, mukaddes değerler çiğnenmişse, din, vicdan ve yaşama özgürlüğü hiçe sayılmışsa, masumların yurt ve yuvalarına tasallutta bulunulmuşsa, barış çağrılarına karşılık verilmemişse işte o zaman bozulan dengeleri düzeltmek, adaleti temin ve barış ortamını yeniden tesis etmek için Müslüman’a savaş izni verilmiştir. O zaman savaş meydanından kaçması suç olan Müslüman, ölürse şehit, kalırsa gazidir.

Savaş kaçınılmaz olduğunda, Müslüman için hırsını rehber, hıncını yoldaş edinip dilediğince hareket etme ve bir şiddet makinesine dönüşme izni yoktur. Anlaşmalara ihanet etmesi, sığınma talebini reddetmesi, kendisine önceden güvence verilmiş bir insana ya da topluluğa saldırması, Müslüman kardeşine kılıç çekmesi, esire eziyet etmesi yasaktır. Rahmet peygamberinin savaşa çıkan müminlere uyarıları şöyledir: Allah’tan sakınarak aşırı gitmeyecekler; işkenceden ve intikamdan uzak duracaklar; yaşlı, kadın, çocuk ve din adamlarına dokunmayacaklar, ağaçları kesmeyeceklerdir. (Müslim, Cihad ve Siyer, 138.) Kısacası savaşın da bir sınırı, savaşmanın da bir ahlakı vardır.

İşte Çanakkale, Müslüman bir milletin değerlerine yapılan insafsız saldırıya karşı onurunu ve vatanını korumak üzere yola çıkan, barut kokusu altında bile erdemli olmanın ne anlama geldiğini tarihe silinmez harflerle yazan bir ordunun destanıdır. Emsali nadir bir zaferle düşman ordularını bozguna uğratırken, iman dolu göğüslerini hayâsız bir akına siper ederken o güne kadar aldıkları ahlak eğitimini, görgüsünü ve kültürünü bir kenara bırakmayan gençlerin destanıdır. Allah yolunda, din, iman, millet, vatan, bayrak, hak, adalet uğrunda savaşırken, izzet ve şerefini korurken, erdem ve faziletini de ayakta tutan kahramanların destanıdır.

Çanakkale bir vatanın var oluş mücadelesi olduğu hâlde, nizami bir ordunun disiplinine sahip olmayan askerlerimizin her biri kendi memleketlerinde aldıkları ahlak terbiyesi gereği savaşa zulüm karıştırmamış, “harpte her yol mubah” dememiştir. Bedr’in aslanları gibi, onlar da saygı, merhamet, insaf ve ihsan gibi vasıflarını bu kesif savaş meydanına taşımıştır. Kimi yaralı düşman subayını sırtına alıp Anzak siperlerine kadar taşıyarak tedavi edilmesini sağlayan, kimiyse kurşun yağmuru altında paltosuna sarıp koluna girdiği yaralıyı Türk saflarına getiren, kırbalarındaki suyu paylaşan, dinî bayramlarında ateşi kesen, çay ve ayran ikramlarıyla Anzak askerlerinin gönlünü fetheden Mehmetçiklerimiz, savaşta bile insanlığın ölmediğini dünyaya ilan etmişlerdir.

Bugün gücü ilahlaştıran ve kıtalara zulüm kusan zihniyet, yeryüzünü insafsızca tahrip ederken Çanakkale’nin merhametinden ne kadar da uzaktır! Savaş zaten yıkıp yok ederken ona bir de hukuk ve ahlak tanımama eklenince ortaya çıkan manzara son derece hazindir. Hiroşima’dan başlayan orantısız güç denemeleri, kan gölüne dönen coğrafyalar, kadın, çocuk, yaşlı demeden milyonlarca masumu yurdundan eden saldırılar, kimyasal silahlar, işkence ve tecavüzler, toplu katliamlar, camilere, okullara, hastanelere yağan bombalar insanlığa savaştan çok daha ağır bedeller ödetmektedir. Savaş denilince anlaşmazlıklar için hâl çaresi aramak yerine, her türlü haksızlığı ve gayrimeşruluğu caiz görmenin akla geldiği günümüzde, Çanakkale’den alınacak derin bir ahlak dersi olduğu muhakkaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) ahlaki güzellikleri tamamlamak üzere gönderilmiştir. Bollukta olduğu kadar darlıkta da, dosta karşı olduğu kadar düşmana karşı da, sadece iyi günde değil kötü günde de ahlaklı davranmak, onun sünnetidir. İman ve ibadetin dünyadaki gayesi ahlaklı birey, ahlaklı toplum oluşturmaktır. Güç, ahlakın kaynağı değildir. Ahlakın değerine inanmayan güç, iyilik, erdem ve fazilet üretemez. Modern dünyanın en büyük sorunlarından birisi gücün, ahlaka teslim olmamasıdır. Savaş tam anlamıyla bir güç gösterisidir ve ahlaktan ayrı düşünüldüğünde bir zulüm aracına dönüşmesi kaçınılmazdır. Allah’ın rızasını ve merhamete çağrısını dikkate almayan zihinler, paslı kalpler, nasırlaşmış vicdanlar, lekelenmiş gönüller savaşa girmişse, basiret ve fazilet ummak imkânsız hâle gelecektir. Savaş toprak kazanmaktan önce gönül kazanmayı amaçlıyorsa; kin, intikam ve ganimet için değil, huzur, barış ve adalet için yapılıyorsa; her türlü ayrımcılığın, baskının, fesadın ve fitnenin dirilmesine değil ortadan kalkmasına hizmet ediyorsa; dayanışmanın, özgürlüğün, ahlakın ve hukukun tesis edilmesini sağlıyorsa, işte o zaman insanidir. O zaman adı Çanakkale’dir!

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı