Hakikat ve İmaj


Bugün imajın, görüntünün ve görselliğin alabildiğince öne çıkarılmaya çalışıldığı, bireysel ve toplumsal ilişkileri belirlediği, yer yer hakikati örtmek, gerçeği tersyüz etmek için kullanıldığı bir zaman diliminde, reklam ve propaganda çağında kısacası imajlar dünyasında yaşıyoruz. Aslında modern zamanlara kadar bugünkü anlamda bir imajdan söz etmek pek mümkün değildir. İletişim ve medya alanındaki son gelişmelerle birlikte bilhassa sesli ve görüntülü yayınlar alanındaki ilerlemelere paralel olarak ortaya çıkan imaj olgusunu insanoğlu öyle yüceltti, buna öyle değer atfetti ki, bugün dünyada sadece imajlar üretmek için kurulmuş ayrı bir endüstri bulunmaktadır. Buralarda üretilen imajlar, insanlara hakikatin kendisi olarak takdim edilmektedir. Yani imaj aslın yerine ikame edilmektedir. İmajla sunulan bilgi acaba gerçeğin ne kadarını yansıtmaktadır, hakikatin ne kadarına tekabül etmektedir? Sorulması ve cevaplandırılması gereken soru bu olması gerekirken bu soru sorulmadığı ve cevaplandırılmadığı gibi çoğunlukla imaja güven duyulmakta ve imaj hakikatle özdeşleştirilmektedir. Oysa imaj gerçek değildir, hakikat hiç değildir. Olsa olsa gerçeğin resmi, hakikatin yansımasıdır. İmajlar dünyasında ve imajlar toplumunda güvene dayalı bir hayattan söz etmek güçtür. Çünkü imajda, gösteriş vardır; kendi olmaktan ziyade başkaları olmaya özenti vardır. Hakikati olduğundan farklı gösterme anlayışı, aldatma ve yanıltma düşüncesi vardır. 

Modern zamanlarda imaj, belirli alanlarla sınırlı kalmayıp hayatın hemen her alanında yaygınlık kazanmış bulunmaktadır. İnsanlık, hakikati doğrudan kendisinden öğrenmek yerine, o hakikat hakkında oluşturulmuş imajlardan öğrenir hâle gelmiştir. Böylece kitleler ve toplumlar, imajlar yüzünden hakikate karşı ön yargılı hâle gelebilmekte ve hakikatten uzaklaşabilmektedirler. Bugün insanlığın yaşadığı en temel sorunlardan biri budur.
Din-i mübin-i İslam, mahza hakikattir. İslam, medeniyet tasavvurunun çekirdeğine değişmeyen yegâne gerçeklik olarak Allah’ı konumlandırmıştır. Allah’ın “el-hak” ism-i şerifi, “Biz sana Kitab’ı hak olarak indirdik” (Nisa, 4/105.) ayet-i kerimesinde ifade edildiği üzere Kur’an-ı Kerim’de tecelli etmiştir. Kur’an-ı Kerim, ezelî ve ebedî ilahî hakikatler manzumesidir. Yine Allah’ın “el-hak” ism-i şerifi “Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yarattık” (Ahkaf, 46/3.) ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere insanın ve kâinatın yaratılışında tecelli etmiştir. Dolayısıyla hem Kur’an-ı Kerim, hem de kevnî âyetler, hakikate giden yolda insanlığın önünü aydınlatan kandillerdir.

Hz. Âdem’den (a.s.), Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bütün peygamberler hak ve hakikatin temsilcileridir. Hak ve hakikatin son temsilcisi ve eşsiz savunucusu Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.s.). O, çağlar üstü örnekliğiyle, sünnet-i seniyyesiyle, zengin hadis mirasıyla hakikatin yeryüzündeki ifadesidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) kutsi bir hadiste “Allah, sizin bedenlerinize ve şekillerinize bakmaz. O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” buyurarak Rabbimizin imajları değil, hakikati esas aldığını ifade etmiştir. Hak ve hakikatin Resul-i Ekrem’den (s.a.s.) sonraki temsilcileri ise ulema-i kiramdır. Ümmet, Peygamber yolunun takipçisi olan haşyet sahibi âlimlere emanet edilmiştir.

Bugün küresel ölçekte İslam ve İslam Peygamberi (s.a.s.) hakkında oluşturulmak istenen imaja bakıldığında, bunun olumlu olduğunu söylemek neredeyse imkânsızdır. Ne yazık ki dünyanın batı yakasında insanların kalplerine sürekli İslam korkusu yerleştirilmektedir. İslamofobi, Batı’da artık bir endüstri hâline gelmiştir. Hiç kuşkusuz bunda oluşturulan olumsuz İslam imajının payı büyüktür. Gerçi İslam coğrafyasında, birilerinin negatif İslam imajı oluşturması için her türlü malzeme bulunmaktadır. İslam dünyasında yaşanmakta olan zulüm, haksızlık, zorbalık, şiddet, savaş, açlık, fakirlik, cehalet gibi pek çok sorun, İslam’ı, mensuplarının yaşayışlarına ve ülkelerine bakarak öğrenmek isteyenlere ne yazık ki hiç de cazip bir imkân/fırsat sunmamaktadır. Bir de buna oluşturulan olumsuz İslam imajı eklendiğinde durum daha da karmaşık ve zor bir hâl almaktadır. Bu durumda imaj, hakikatin yerini almakta, hakikat ise bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Oysa Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Harâbât ehline hor bakma zakir / Defineye malik viraneler var” dizeleri, imajın yeri geldiğinde insanı ne kadar yanıltabileceğini ve hakikate giden yolun önünde nasıl bir engel teşkil edebileceğini anlatmaktadır. Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” tavsiyesi de hakikatle imaj arasındaki çelişkiyi ifade etmektedir.

Netice olarak bugünün Müslümanlarına hakikatin numune-i imtisali olma noktasında çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Her şeyden önce her Müslüman, mensubu olduğu dinini en güzel şekilde temsil etmek ve örnek olmak durumundadır. Ve bugünün Müslümanlarının yapması gereken en temel vazife, tüm insanlığı hakikat hakkında oluşturulan imajlarla değil, hakikatin kendisiyle buluşturmaktır. Bunun gayret ve çabası içinde olmaktır.

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı